6 Aralık 2020 Pazar

Normal

 Şu an üzerimde yine o psikoloji var. Sınavdan birkaç gün önce başka bir sürü şeyler yapmak istemek, ders çalışmak istememek, garip bir huzur duymak çalışmamaktan. Sınavdan sonraki gün geçecek muhtemelen yine bu hisler. Stresin getirisi birtakım şeyler herhalde. Ve bu durum çok sağlıksız geliyor bana, muhtemelen de öyle. Bunlardan kurtulmaya ihtiyacım var. Bu noktada birilerinin desteğine ihtiyaç duyuyorum. Mesela aile desteğine. Ama babam öyle düşünmüyor. Önce okulu bitir diyor. Ben de ne kadar fikren ters düşsem de paramı o verdiği için uymak durumunda kalıyorum. Çünkü hayat maddiyat sonuçta. Babam aile geçindirmeye çalışıyor. Diyemem ki, sen para ver, ben okumayayım. Biraz da bu yüzden sanırım içimdeki para kazanma isteği. Bir yerden sonra salmak gerekiyor çocukları kendi ayakları üzerine. Yoksa özgüvensiz, işe yaramaz hisseden, hazırcı nesiller yetişecek. Nesiller, ülke geleceği vs. önemsediğim şeyler değil ama o bireylerin tek tek öyle oluşu, onların açısından üzüyor beni. Ben öyle olmak istemiyorum. Çocuğum da öyle olsun istemem. Çocuğumun kendi iyiliği için. İşte mesele bu son iki cümlede. Nasıl babam da benim iyiliğimi düşünüyorsa ben de çocuğumun iyiliğini kendi bakış açımdan düşünerek hareket edersem çocuğum mutlu olmayabilir. En iyisi çocuk yapmamak gibi.

Dün Yiğit hakkında konuşuyorlardı. Gece 1'de çıkıyor, 4'te geliyormuş eve. Kötü bir şeylere mi bulaşmış acaba bilmem ne... Bu çocuk 24-25 yaşında. Kaç yaşında bırakacaklar peşini. İyi bir şey değil tabi insanın peşinin bırakılması da böyle hiç güvenmemek de güzel değil. Bırak bir çocuğu, biraz yaşasın, kendi öğrensin. Tamam bazı geri dönüşü olmayan yollar var, eğer oraya girerse çıkmak zor. Peki al karşına konuş o zaman aman o kadar... Ne kadar kısıtlayabilirsin ki? Her insan bir tercih yapmalı hayatıyla ilgili. Belli sınırlar içinde yürümek zorunda bırakılmamalı. Ben tıbbı kendim seçmiş olabilirim. Bırakmayı da kendim seçebilirim. Bana gelip de "Tıbbı sen seçtin" demenin ne anlamı var? Tamam, herkesin görüşü farklıdır ama mesele kendine güvenin yitirilmesinde. Bakıyorsun ki herkes saçma buluyor kararını, diyorsun ki "Haa bu yanlış demek ki." Bu, günlük yaşamda her şey için oluyor. Yalnız yürürken gülme, konuşma, kollarını yukarda tutarak yürüme, sekerek yürüme... Yani sonuçta "normal" olmayan her şey. Böyle olunca biz aciz insanlar, ömrünü, diğer insanlar içinde sırıtmadan, farklı görünmeden, rezil olmadan sürdürmeye ve bitirmeye adıyor.  İşte birbirinin aynısı, kurallar izin verdiğince farklılaşabilen insanlar çıkıyor ortaya. 

Bir gün kendimden korkmadan, kendimi kabullenerek bunları okuyup belki de düzenleyecek miyim? Çok lazım gibi gelmiyor şu an, belki ilerde ihtiyaç duyarım böyle bir birleştirmeye. Bir de o kadar yazmışım, benden bir parça sonuçta bunlar. İnsan kaybolsun istemiyor. Hele ki bugünlerdeki gibi varlık mücadelesi verirken. Sanki bugünler çok kritik varoluşumda. Bir yol çizmem gereken günler. Savrulmayı kesmem gerek.


                                                                                                                       2013 ?

Nöbet

 Bugüne yetişememiş bebekler... En az bir gün daha annelerinin karnında kalacaklar. Bunu belki isterler, belki de aksine bir an önce çıkmak isterlerdi. Kim bilir... Kendileri bile bilemez. Ama şu bir gerçek ki, gerçek bir dönüm noktasındalar. Düşünsenize, doğacaklar.

Çok garip. Bu yerdeki birçok insan karnında başka bir insan daha taşıyor. Henüz gün yüzüne çıkamamış başka insanlar. Bebekler de güçsüz düşmüş olacak ki doğmaya çalışmaktan, sancılar da durmuş, ağrılar kesilmiş. Herkes huzurlu uykusunda gecenin üç buçuğunda. Yarın yine ve daha güçlü olarak bastıracaklar doğmak için. Başarabilirlerse ayın beşi yazacak kimliklerinde. Yarın, buradaki karınların bazıları inecek. Müthiş şişlik, bir anda inecek. Annesine müthiş acılar çektiren bebek, ödenen bedellerle elde edilmiş olacak.

Belki biraz fazladan kutsuyorum anneliği ister istemez ama çok havalı ya. Ne kadar acı çekeceğini kulaktan dolma da olsa bilerek hamile kalıyorlar. Sonra doğum gününde çekilen büyük bir acı. Artık dayanılmaz dereceyi geçtiği için dayanılır hale gelen bir acı ve dakikalar sonra dünyanın en mutlu insanlarından biri olmak. Ödenen bedel artınca kıymet artıyor olsa gerek. İnsan ister istemez, onun için neler çektiğini düşünüyor, duyuyor ve bağlanıyor herhalde.

Bir de sonrası var. Doğumdan sonrası. Lohusalık yani... Bu dönemdeki bunalımları anlamak ve normal karşılamak gerekir. Şu an müthiş tıbbi bilgimi devreye sokmak istemesem de oldukça hormonal bir dönem hamilelik. Evresine göre hormonal durum değişikliklerine sebep oluyor bolca. Ve son günlerinde de çekilen ve insanın katlanabileceğinden büyük olduğu söylenen acı... Hormonlar ve acı, bebekle nasıl bir ilişki kurulmasına yol açar? 









Bunu bilemem ama hormonlar ve acı, ikisi de çok güçlü silahlar. Ucunun nereye döneceği de hiç belli olmaz.

İyi ki bu fedakar anneler var. Yoksa hiç bebeğimiz olmazdı.:)

                                                                                                        05.01.2015      04:00

                                                                                                (24'ten 4 kala)   (Yok artık)

Rüya- 2014?

 Dağın zirvesine arabasıyla tırmanıyordu. Ölmeye gidiyordu ama "niye"sini hatırlamıyordu. İntihar mı edecekti? Nereden geldiğini de hatırlamıyordu. Kardeşiyle değildi. Annesinin yanındayken mi vermişti bu kararı? Hatırlamıyordu.

Tek şerit gidiş tek şerit geliş, dar, tehlikeli bir yoldu. Sık sık karşı şeride geçti yol boyunca, vızır vızır arabalar geçti yanından hep, zirvedeydi ama yol düz devam ediyordu. Etraf ağaçlıktı, güneş veya aşağısı görünmüyordu. Bir ışık gördü, arabasının dışında bir adım daha attı ve birden gözleri kamaştı. Güneş ve sonsuzluğa benzer manzara, çok aşağılarda şehirler, belki deniz, dağlar, en güzel göründüğü ışıkta karşısındaydı. O şaşkınlık anında durdu. Ve arkasından bir araba- hızlı olmayan bir şekilde- çarptı ve o, kendi arabasının üzerinden sağ tarafa doğru fırladı ve uçurumdan aşağı süzülmeye başladı. "Sonunda," diye düşündü, korkmuyordu, buraya zaten bunun için gelmişti. Tat almaya çalıştı düşüşten. Bağıracaktı ama öylesine güzel bir düşüş oluyordu ki bozmak istemedi. Yapmak zorunda mıydım diye düşündü. Babasından, annesinden, kardeşinden özür diledi. Şehrin içinde yollar, yeşillikler içinde bir yere çarpacağı an "goodbye cruel world" sözü aklına geldi.

Uyandığında bir hastanede ayakta duruyordu. Yüzü yara bere içindeydi. Karşısında annesini görüyordu, ama annesi onu tanıyormuş gibi görünmüyordu. "Geçmiş olsun," dedi. O da annesinin tanımama oyununa uyarak; "Sağ ol, tanıdığınız doktor var mı?" diye sordu. Nedenini bilmiyordu ama bu seçiminden dolayı artık yolları bir daha kesişmeyecekti sanki ailesiyle, kesişmemeliydi. Belki de araya o yüzden böyle bir resmiyet girmişti. Gitmek üzereydi annesi, bir daha gelecek miydi? Doktoru sormasına şaşırdı kadın, "acaba hatırlıyor mu" diye düşündü. Tuhaf bir soru sorduğunu anlayan çocuk bir şeyler geveledi. "Sizi bırakayım mı?" diye sordu sonra. Tekrar yakınlaşmaya çalışıyordu. "Olduğu gün öyle yapmıştın ya?" Kadın, "Ben annen değilim" dedi. "Annen Fatma Kamalı öldü, ben onun kardeşiyim. Hoşçakalın."

Çocuk odasına döndü. Yatakta, yüzü yara bere içinde kardeşi yatıyordu. Sol gözünün solundaki su çiçeği izi çarptı gözüne. Uyandırdı kardeşini. "Sana ne oldu peki?" "Bilmiyorum" dedi kardeşi. "Yatalım mı?" Kabul etmeyecekti önce ama yatağın sıcaklığını görünce biraz yatmalarının iyi olacağını düşündü. Yattı. Olay hakkında ne hissediyodu? Geri dönüşü olmayan şeylere yol açtığı için hala biraz huzursuzdu galiba.

5 Aralık 2020 Cumartesi

Salondaki En Kötü Koltuk

 Telefonun ucunda Aydan Abi'nin sesi vardı. Onun kendine has argo tabirlerine artık alıştığımı düşünüyordum, yine de duyduğum soru karşısında vücudumu soğuk bir ter basmıştı.

"Anamın sesi geliyor mu?"

"Nasıl? Anlamadım Aydan Abi?"

"Anamın, diyorum, sesi oraya kadar geliyor mu? Merak ettim sadece. Sen mışıl mışıl uyurken, burada anamı sikiyorlar ve kadıncağız avazı çıktığı kadar bağırıyor. Çiftehavuzlar'dan duyabiliyor musun, onu sormak için rahatsız etmiştim."


...

Hakemleri gören Aydan Abi, ısınma sırasında yanıma geldi ve, "Korunuyorsun, değil mi?" diye sordu. Ona her zamanki gibi boş gözlerle baktığımı görünce, şöyle tamamladı: "Bu ortamda bu hakemler birazdan s.kişe başlarlar, ondan diyorum. Korunmasız olma!"


...


... sigarasını iki parmağıyla lacivert paketinden çıkardı ve yaktı. Bombanın piminin çekildiğini görmüştüm artık, oturduğum yerde diken üstündeydim.

"Semih Abi, bilirsin, ben de babam gibi seni çok severim. Ama bir baksana bana. Bende çıplak g.tle, kalkmış s.k üzerine gidecek yüz var mı?"


...


İsmet Abi mikrofonu adamın burnuna kadar uzatmıştı ve, "I am Turkish television!" diyerek, yine hiç kimsenin davetini beklemeden içeri girdi.

"Ben Türk televizyonuyum."

İsmet Abi'nin ona her kapıyı açacağına inandığı üç sihirli sözcük... Bu sözcükleri ondan o kadar çok duydum ki...


                                                                                Salondaki En Kötü Koltuk- Murat Murathanoğlu

Ağlamak

 "Ağlamak gülmenin kardeşidir. Ağlamayan gülemez ki!"

                                                                                                    Beynelmilel

Harry

 "Biliyor musun ne diyeceğim, Harry? Eğer hayatını kurtarmaya çalışmaktan vazgeçmezse, seni öldürecek."

...

"Hayatında hiç işlerin bu kadar ters gidebileceği bir plan duydun mu?"


                                                                                    Harry Potter ve Sırlar Odası


Ama Ron şimdi Hermione'ye, sanki onu yepyeni bir açıdan görüyormuşçasına bakıyordu. "Hermione, Neville haklı- sen gerçekten de bir kızsın..."

...

"Sana şunu söylüyorum-benim önerdiğim adımları atarsan, makamında olsan da olmasan da, görüp göreceğimiz en cesur ve en büyük Sihir Bakanlarımızdan biri olarak hatırlanırsın. Ama harekete geçmezsen- tarih seni, kenara çekilip bizim yeniden kurmak için çaba sarfettiğimiz dünyayı yok etsin diye Voldemort'a ikinci bir fırsat veren adam olarak hatırlar!"


                                                                                Harry Potter ve Ateş Kadehi


"Sirius'un ölmesi benim hatam," dedi Dumbledore açıkça. "Ya da, hemen hemen tümüyle benim hatam mı diyeyim- tamamı için sorumluluğu üstlenecek kadar kendimi beğenmiş değilim."


                                                                                Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı


"Dumbledore diyor ki insanlar haklı değil de haksız olanları çok daha kolay bağışlarmış," dedi Hermione.

...

"Ee- şey- hayaletler saydamdır-"

"Oo, çok iyi," diye onun lafını kesti Snape, dudağı bükülmüştü. "Evet, aldığın yaklaşık altı yıllık sihir eğitiminin ziyan olmadığı kolaylıkla görülüyor, Potter. Hayaletler saydamdır."


                                                                                Harry Potter ve Melez Prens


Snape dehşete düşmüş görünüyordu.:

"Onu doğru anda ölebilsin diye mi hayatta tuttun yani?"

...

"...Tuhaf bir şey bu Harry, ama belki de iktidara en uygun olanlar, onu hiçbir zaman elde etmeye çalışmamış olanlardır."

...

"Son bir şey soracağım," dedi Harry. "Gerçek mi bu? Yoksa hepsi benim kafamın içinde mi olup bitiyor?" Dumbledore ona gülümsedi ve parlak sis yeniden inerek onu örterken, sesi Harry'nin kulaklarına net ve güçlü bir şekilde ulaştı:

"Elbette kafanın içinde olup bitiyor, Harry, ama bu niçin gerçek olmadığı anlamına gelsin ki?"

...

"KIZIMI BIRAK, SENİ KALTAK!"

...

"Ölülere acıma, Harry. Yaşayanlara acı, her şeyden çok da sevgisiz yaşayanlara."

...

Uzaklarda bir yerlerde Peeves'in kendi uydurduğu bir zafer şarkısını söyleyerek koridorlardan vınlayıp geçtiğini duydular:

Bitti, onları yendik, küçük Potter becerdi

Voldi çürüdü gitti, şimdi eğlence vakti!


                                                                                    Harry Potter ve Ölüm Yadigarları

Körlük

Sözlerimizin, hareketlerimizin iyi ve kötü sonuçları, kuşkusuz, ilerde yaşayacağımız günlere, hatta bizim bu sonuçları doğrulamak, kendimizi kutlamak ya da başkalarından özür dilemek için artık bu dünyada bulunmayacağımız günlere göreceli olarak düzgün ve dengeli biçimde dağılır, zaten kimi insanlar da bu durumun ölümsüzlük denen ve çok sözü edilen şeyin ta kendisi olduğunu ileri sürer.

...

...

...

Komutan bir benzetme yaparak, kuduz olan köpeğin gereğini doğa yerine getirir, demişti. Böyle süslü bir dilin güzelliğine yeterince duyarlı olmayan bazı askerler, kuduz köpeklerin bu körlerle ne ilgisi olduğunu bir türlü anlayamamıştı, ama bir alay komutanının ağzından çıkan her söz altın değerindeydi- gerçek altın değil elbette-, düşündüklerinde, dediklerinde ve yaptıklarında haklı olmayan bir insan o kadar yüksek rütbeye erişemezdi.

...

...

...

Koğuşlar bu isteğe, sıkıntılı bir tedirginlik içinde ceplerinde tek kuruş kalmadığı, toplanan tüm değerli eşyanın eksiksiz teslim edildiği ve yapılan teslimatlar arasındaki değer farkını dikkate almama eğilimi taşıyan her türlü kararın bütünüyle hak gözetir sayılamayacağı-bu gerçekten iğrenç bir kanıttı- ya da daha basitçe söyleyecek olursak, günahkarların cezasını suçsuzların ödemesinin doğru olamayacağı, dolayısıyla da olasılıkla henüz alacaklı bulunanların yiyeceklerin kesilmemesi gerektiği yanıtını verdiler. Koğuşların hiçbiri öteki koğuşların teslim ettiği eşyanın değerini bilmiyordu elbette, yine de her biri, ötekiler kredilerini yitirmiş de olsa, karnını doyurmayı sürdürme konusunda kendini haklı çıkaracak gerekçeler ileri sürüyordu. Ne mutlu ki vicdansızlar verdikleri kararda ödün vermeksizin direndi, buyruk herkes tarafından yerine getirilmeliydi.

...

...

...

..., işte size uygarlığın kötü taraflarından biri, insan evinde musluğundan sürekli akan suyun rahatlığına alışıyor ve bunun gerçekleşmesi için birilerinin dağıtım vanalarını açıp kapaması gerektiğini, bentler, barajlar kurularak elektrik enerjisi elde etmek gerektiğini, suyun debisini düzenleyen, havuzların dolmasını sağlayan bilgisayarlar gerektiğini, bütün bunları yapmak için de gören gözler gerektiğini unutuyor.

...

...

...

İnsan aklının ne kadar karmaşık olduğunu bilmesek, aklına geleni özgürce yapan bu genç kızın annesine ve babasına karşı duyduğu bu büyük sevgi, birileri çıkıp bu iki davranışın şimdiye kadar birbiriyle hiç çelişmediğini, bundan böyle de hiç çelişmeyeceğini daha önce söylemiş olsa bile, bizi şaşırtırdı. 

...

...

...

Kalırım ama bir koşulla, insanın kendisine sunulan bir şeye karşılık koşul ileri sürmesi ilk bakışta size yakışıksız bir davranış gibi gelebilir, ne var ki bazı yaşlılar böyledir, geriye sayılı günlerinin kalmasını aşırı gururla dengelemek isterler.

...

...

...

Hiçbir tanık olmadığına göre, ayrıca olsaydı bile hiç kimse onları olup bitenleri anlatmak üzere bu mahkemeye tanık olarak çağırmayacağına göre, birinin çıkıp da olayların neden başka türlü değil de böyle geliştiğini nereden bildiğimizi sorması çok anlaşılır bir şey, ona vereceğimiz karşılığa gelince, tüm anlatıların evrenin yaratılış anlatısına benzediğini, o sırada kimsenin orada olmadığını ama herkesin ne olup bittiğini bildiğini söyleyeceğiz. 

...

...

...

... iyi ne, kötü ne, diye sormayın bana ne olur, bu kavramların ne olduklarını, körlüğün bizim için istisna olduğu dönemde biliyorduk, doğru ve yanlış dediğimiz kavramlar, bizim karşımızdaki insanla olan ilişkimizi farklı biçimde anlamamızdan kaynaklanıyor, kendimizle olan ilişkimizi değil, kendimizle olan ilişkimize güvenemeyiz. 

...

...

...

Günün birinde öleceğimizi düşünerek yaşamak bize o kadar zor geliyor ki, dedi doktorun karısı, ölüp gidenlerin yapıp ettiklerine her zaman bir mazeret arıyoruz, sıra bize geldiğinde bizi bağışlamalarını şimdiden ister gibiyiz.

...

...

...

Bugün içtenlikle davranıyorsam, yarın pişmanlık duyma olasılığı bulunmasının hiçbir önemi yok.


                                                                                        Körlük-Jose Saramago


Boğuluş

 Uzun süredir yazmadım. Huriye Teyze'yi düşünüyorum. Onu ne zamandır görmedim? Hatırlamıyorum. Altan Abilere en son ne zaman gittim? Hatırlamıyorum. En son annemlerle Altan Abilerde ne zaman denk geldik? Ne zaman dörtlü batak oynadık, ben eniştemin eşi oldum, eniştem bana sonsuz kredi verdi, teyzem durmadan bize hizmet etti, bir çerez gitti, bir limonata geldi, ne zaman babamın batak yeteneğine imrendim, ne zaman Altan Abi yattığı yerden yarı umursamaz, kağıtlarını açtı ve ne kadar kötü olduğunu gösterdi, ne zaman iyi el geldiğinde yattığı yerden doğruldu, annemle teyzem ne zaman sabaha kadar sohbet etti, hatırlamıyorum.


                                                                                                17.        08.        2019           02:           57

İçimizdeki Şeytan

 "Sonra para kazanmak: Bol bol, avuç avuç, çılgınlar gibi kazanmak... Sonra güzel bir karı almak... Kafaca anlaşacağın ve ruhu ruhuna uygun bir kadın değil! Herkes gördüğü zaman "Aman! Bakın, falancanın ne enfes karısı var!" desin yeter!... Yalnız bu noktada idealistsiniz; ve maddi menfaatler ve rahatlar haricinde yegane manevi zevkiniz budur: Güzel karı alıp herkese parmak ısırtmak... Sonra otomobil, apartman... Daha sonra göbek, poker vesaire... Hayatınızı gözümün önüne serilmiş gibi görüyorum, bir şey dediğim de yok, pekala! Demek ki böyle icap ediyormuş, böyle olsun... Fakat bu istikbale hazırlanırken şu yaptığınız işler tarzındaki mukaddemeye ne lüzum var? Yarın yaşlanınca eşe dosta: "Gençliğimizde çok idealisttik ama, hayat insanı değiştiriyor...Şimdi realist olduk...Ah o ateşli günler!" diyebilmek için mi? Bu kısa gevezelik devrine sırtınızı vererek bundan sonraki hayatınızın kepaze ve boş mahiyetini mazur göstereceğinizi mi ümit ediyorsunuz?" 


                                                                                            İçimizdeki Şeytan- Sabahattin Ali

Vakit Varken

 Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç

Bu son fasıldır ey ömrüm, nasıl geçersen geç!

Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile,

Avunmak istemeyiz öyle bir teselliyle.

Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan

Ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan

Geçince başlayacak, bitmeyen sükunlu gece.

Guruba karşı bu son bahçelerde, keyfince, 

Ya aşk içinde harab ol ya şevk içinde gönül!

Ya lale açmalıdır göğsümüzde yahud gül.


                                                                                    Yahya Kemal Beyatlı


When I went home to show him they was wrong,
All that i found was two tombstones,
Somebody tell me please was i right or wrong,
Woa it's such a sad song





Yarım

 Bir tükenmez bolluk içindeyken dünya

Harp gelmiş çatmış kader bu ya

Levhalar asılmış,

Davullar vurulmuş

Sırtta çanta, elde tüfek düşmüşsünüz yola,

Önünüzde bir kahraman onbaşı,

Canlı bir çığ gibi koşmuş yorulmuş.

Yarı kalmış işlerin, sevdaların telaşı,

Kiminizin göğsünde bir mendil,

Kiminizin muska

Kiminizin resim

Dudaklarınızda yarım yamalak bir isim.

Kimbilir hangi hain ovanın düzünde,

Bir saniyelik sevinç olmuşsunuz, 

Düşman toplarının gözünde...

Damarlarınızda hazza benzer bir sızı

Ölüm çiçeklenmiş gövdenizde yer yer,

Kırmızı kırmızı...


                                                                                Turgut Uyar

Doğu'dan Uzakta

 Normalde sezgilerime güvenirim; yanılmaz oldukları için değil, çok düşünüp taşındığımda, işin önünü arkasını fazla hesaplamaya çalıştığımda veya daha da kötüsü lehteki ve aleyhteki gerekçeleri zihnimde iki rakip sütun halinde sıralamaya kalktığımda, çok daha fazla yanıldığımı yıllar geçtikçe anladım da ondan.

Bu nedenle artık iki akıl yürütme tarzı kullanıyorum. Birinde, kafam bir kazan gibi çalışıyor; aynı anda tüm etkenler içine boca ediliyor ve kafam onları benim haberim bile olmadan "bilgiişlem"den geçirip nihai sonucu bana hap halinde teslim ediyor. İkinci tarzda, kafam adi bir mutfak bıçağı gibi çalışıyor; "avantajlar" ve "sakıncalar", " duygusal yan" ve "akılcı yan" gibi kaba kavramlar yardımıyla gerçekliği parçalara bölüyor, bu da aklımı biraz daha karıştırmaktan başka bir işe yaramıyor.

Bu nedenle artık kendime şunu telkin ediyorum: Önce, göz açıp kapayıncaya kadar karar ver! Sonra sabırla kendi içine yönel ve bu tercihin nedenlerini anlamaya çalış.


                                                                                                    Amin Maalouf- Doğu'dan Uzakta


Toplum yasaları yerçekimi yasalarına benzemez, insan genellikle aşağı değil yukarı doğru düşer. Arkadaşımızın siyasi tırmanışı da işlediği ağır hatanın doğrudan sonucuydu. O zamandan beri, olayların zorlanmasıyla daha birçok hata yaptı. İlkeler insanın palamarları, bağlarıdır; onları kopardığında serbest kalırsın, ama içi helyum gazıyla doldurulmuş ve yükseldikçe yükselen kocaman bir balona benzersin. Balon gökyüzüne yükseliyormuş izlenimi verse de aslında hiçliğe doğru yükselmektedir. Arkadaşımız da yükseldikçe yükseldi; güçlü, meşhur ve özellikle de zengin, aşırı zengin oldu.


                                                                                                Amin Maalouf- Doğu'dan Uzakta


İnsan bir metin yazarken, satırlar eşit aralıklarla birbirini izler ve okuyucular, onları yazan elin kağıdın üstünde kah koşturduğunun, kah hareketsiz kaldığının farkına varmazlar. Matbu sayfalarda, hatta el yazması sayfalarda da suskunluklar iptal edilmiş, boşluklar törpülenmiştir. 


                                                                                                 Amin Maalouf- Doğu'dan Uzakta


"Benim içimde değişen dinsel inançlarım değil, onlardan çıkardığım sonuçlar oldu" dedi; "Bana çocukluğumdan beri "Hiç çalmayacaksın" diye öğretmişlerdi ve gerçekten de hiçbir şey aşırmadım, elimi kasaya atmadım, faturalarımda hiç hile yapmadım, bana ait olmayan bir şeyi sahiplenmedim. Kağıt üzerinde vicdanım rahat edebilirdi. Ama Tanrı buyruğunu bu kadar asgari düzeyde ele almak bana bugün saçma ve delice geliyor. Eğer yöneticiler milletin servetine haksızca el koymuşsa ve onlara saray yapasın diye bunun bir bölümünü sana veriyorlarsa, sen de bir yağma girişimine ortak olmuyor musun?"


                                                                                            Amin Maalouf- Doğu'dan Uzakta


Eşitlik?

 Günümüzde temsil hakkı(temsili): Bir de kadın olsun, bir de Ermeni olsun, bir de Kürt olsun, bir de LGBTİ çağıralım, Alevi de çağırın tabi... Bir de kadın... Skalayı tamamlıyorlar. Hepsinden olsun. Eşitlik, demokratiklik diye tanımladıkları şey, numunecilik...

...Ama diğer kimliklere sahip olmak başlı başına bir karakter özelliğidir. Mesela, Ermeni çok Ermeni biridir. Ermeni olmak Ermenilerin genel özelliğidir. Bu sebeple, Hayko Bağdat çağırıldığı bir programa katılamayacağını söylediğinde karşı taraf: "peki gelebilecek başka Ermeni var mı?" diye sorar.

TV dizilerinde kişi, Sünni ve Türk değilse; aidiyet sahnedeki silah gibidir. Patlar. Olaylar doğurur. Sahnede Kürt, Alevi, gayrimüslim varsa hikayeleri kimlikleri üzerinden yazılır... Öteki isen bununla ilgili haber değerin olacak. Ötekiliği normalize edemezsin.

Çok eşitlikçiler bile bir eşikte dayanamayıp "ay bu Kürtler de çok Kürt" demeye getiriyor ya, işte oradaki lüzumundan fazla beyazlık çok kirli.

Köyü yakıldıktan sonra başka şehre göç etmek zorunda kalan çocuklara yıllarca "ne mutlu Türküm diyene" diye ant içirildi. Hatta Tansu Çiller, bir yüce gönüllülük yaparak "ne mutlu Türkiye Cumhuriyeti'nin vatandaşıyım diyene" dedi, köylerden dumanlar yükselirken. Ermeni okullarda "andımız" okutuldu yıllarca. "Ne mutlu Türküm diyene" Mutluluk kaçınılmazsa zevk almaya bak!

                                                                         Seray Şahiner ( Maykıl Ceksın Beyazı- Ot Dergisi- 02.2015)

Algı

 Geldiğimiz noktada şu denilebilir;" Bu vesileyle askeri vesayetten kurtulduk. Bu iyi değil mi?" Hayır değil, çünkü olan sadece güç devir teslimidir.

...Çünkü iktidarın açılımdan anladığı şeyle, Kürt siyasi hareketinin, yani muhatabının anladığı şey birbirinden farklı. Açık bir makas düşünün, bu makasın süreç başladıktan sonra giderek kapanması gerekirdi, kapanmadığı gibi daha fazla açıldı. İki beklentiler ve iki ayrı algı dünyası var. Kusur tam da bu noktada, taraflar bunu fark ettiler ve işi birbirlerini oyalama yoluna döktüler. Bunu da siyaset yapmak zannediyorlar.

Bir kısmı rencide eden mizahtan hoşlanmam, politik olarak da anlamlı bulmam. Bence tabular böyle yıkılmaz. Burada olan şey, aşırı bir aşağılık kompleksinin ifadesidir. Paris'te 3-5 kişinin çıkardığı bir derginin kendi dinlerini, hatta bütün Müslümanları aşağıladığını hayal edebiliyorlar. Radikal İslam'a sürüklenmiş insanların acizliğidir.

                                                                                    Nuray Mert(Ot Dergisi, Şubat 2015)

Kararında Yalnızlık

 8 Aralık 2014 Pazartesi. Saat 19:23. Biraz önce Hababam Sınıfı'nı gözlerim dolarak izlemişim. Şimdi oturdum; yağmuru dinleyerek (ne güzel bir his) bu yazıya başladım. Nereye gider bilmiyorum. 

Bugün profesörlerin pelerin giymesinden nefret ettiğimi söyledim Melih'e. Ve bunun üzerine yağan yağmur nedeniyle hırkamı iki kez kafama pelerin gibi takmak zorunda kaldım. 

Yazma isteğim var. Bir şeyler üretip, içinde benden bir şeyler barındıran bir şeyler, kalıcı olmak istiyorum. Herkes yine unutabilir, sorun değil ama hatırlamak isteyen hatırlayabilmeli. Bu onlarca yıl yaşadığımız hayat, inişler çıkışlar, şoklar, buhranlar, coşkular, bu duygu seli yok olup gitmemeli. Hiçbir planım yok ama yazmak istiyorum. Yazmak istiyorum ama hiçbir planım yok. Yazmak, sanki kendini ifade etmenin en kolay yolu gibi. O yüzden yazmak diyorum, onu seçiyorum. Bir keresinde aklıma bir söz gelmişti: "Ya yaşamayı seçeceksin ya yazmayı." Tam anlamıyla mutlu yaşayamadığım dönemlerde yazmaya ihtiyaç duydum genelde. Mutlu olduğum kısa bir süre vardı. Yok, haksızlık etmeyeyim, ben hep mutluyum. Üzülmek istediğim zaman üzülüyorum bugün gibi ve yalnızken üzülüyorum bugün gibi.

Yalnızlık hem en mutluluğu hem de en mutsuzluğu yaşattı bana değişik zamanlarda. Bazen arkadaşlarımla mutlu olduğum dönemlerde, bir yandan da kalabalıktan sıkılınca yalnızlığa kaçtım. Çok uzun yalnızlıklar değil ama. Ve aileli yalnızlıklar. Seni seven birilerinin yanında oluşu, ne olursa olsun, ne kadar bıkarsan bık güzel. Bazense kendi seçtiğim yalnızlıkta sıkıldım. Buca'da tek eve çıkmak gibi. İlk altı ay iyi, son altı ay kötüydüm. Tabi bazen de önüne geçemedim yalnızlığın. Üniversitede çoğu zaman kimse yoktu aklıma gelen yalnız ve bıkkınken arayabileceğim. Daha doğrusu aramak istediğim. Bu, belki bendeki değişimdi, belki de herkesteki. Sonuçta çoğunlukla gülmek zorunda olduğumuz acayip bir ortam oldu çıktı üniversite. 

İlerde çok hüzünlü ve mutsuz biri olacağımı tahmin ediyorum. Çünkü olaylardaki üzülecek yönü arayıp buluyorum çoğu zaman. Hep yazıyorum, sanki herkes beni terk ettiği, kimse benim değerimi anlamadığı zaman ben köşeme çekilmek için haklı gerekçelerimi bulacağım ve mutlu olacağım. Böyle bir gerekçe bekliyor gibi yaşıyorum sanki. Düzeltemiyorum. Bir gün mutsuzluğun, hüznün de bir ihtiyaç olduğunu herkes kabul edecek bence. Ve her insanın bir parça "haksızlığa uğrayan olma" ihtiyacı duyduğunu. İnsanların içindeki kötülüğü biliyorum ama bilmezden geliyorum. Sanki onlara artık değer vermemek için haklı gerekçelerimi topluyorum. Tamamlanınca, artık hiçbirinizi umursamıyorum, diyecekmişim gibi. Ama bu hiçbir zaman olmayacak bence. Aslında biraz sosyalleşebilsem bu yanlış düşüncelerimden kurtulabilirim. Lisede de vardı bende bu hisler. Hatırlıyorum.

Sonunda bir sevgilim oldu. Bir sevgilin olmama ve olma olayı da çok garip. Bir sevgilin olmuyor. Uzun süre olmazsa arkadaş arasında gülünmeye başlıyor. Tam dalga geçmek gibi değil ama. İnsanın alınacağı türden işte. İnsanın kendine olan güveni gidiyor ister istemez. Sen bile o konuda şaka yapsan da olabiliyor bu. Kendine bakışınla ilgili. Neyse arkadaş ortamında "sevgilisi yok" olarak kazınıyorsun akıllara. Ona göre değişik davranılıyor sanki. Daha doğrusu "hiç sevgilisi olmamış" olarak. Sonra günün birinde bir sevgilin oluyor. Garip işte. O da çok özel biri. Çok ihtiyaç duymadıkça her şeyi anlatmadım ben mesela yakın arkadaşlarıma. O konuda bir mesafe oluşuyor arada. Sevgili konusu tabu olabiliyor. Arkadaşlığın sağlam kurulmamasından oluyor herhalde bu yeterince. Veya sevgiliyle ilgilenmek alay konusu olabiliyor. Bilinen şeyler aslında işte.